Pages

Cuma, Eylül 10, 2010

What a long, strange trip it's been

Hayatımın 11 senesini geçirdiğim Eskişehir'den ayrıldım. Sevgilimmiş gibi oldu, belki de öyleydi bilmiyorum. Orda bu kadar uzun bi süre geçirmeyi planlamamıştım, istediysem de gerçekleştirmek için bi çaba göstermemiştim ama ayrılmak çok zor geldi. Çocuk olarak ayak basıp yetişkin olarak, yaşadığım yalnızlıkları, mutlulukları, depresyonları, aşkları, dostlukları, dramaları, doğruları ve yanlışları bulabildiğim ve içlerinde saklayabileceklerini düşündüğüm ceplerime, kutulara, aklımın bi köşesine koyup çıktım. İyi ki'lerle, keşke'lerle yaşamıyorum, öyle yaşanmayacağını da Eskişehir'de öğrenmiştim ama değişimden hep nefret eden, ona karşı direnen ve sonuçlarına müstehcen tümleçlerle katlanan biri olarak adım attığım yeni hayatı anlamaya, ona alışmaya ve uyum göstermeye çalışmak doğal olarak yorucu oluyor, çünkü alıştığınız hayatı değil karıştığınız bi hayatı yaşamaya çalışıyorsunuz. İçinde bulunduğum yeni koşullar hakkında, her insanın hayatı boyunca olur olmadık pek çok şey için yaptığı, yapmaya çalıştığı ve geçerliliği asla bir insan hayatından daha uzun olamayan gülünç tespitler yapmak yerine -ki bu da bi tespit- sadece yaşamaya çalışıyorum... ama kendimi kandırıyo da olabilirim, tespitini henüz yapmadım haha. Dilimizde tespit çekmek diye bi deyiş var mı? Yok mu? kk.

Ne değişti? Kibrit kutusu kadar bi evi kendimle paylaşmak yerine artık çok daha büyük bi evi babamla paylaşmak durumundayım ve bu olay bazen Big Cat Diary'de oyuncuymuşum hissi yaratmıyo değil. Pridelord Shadow, genç erkekler Minimo ve Eddie'nin maceraları, evet. Etrafımda beni bi yerlerden izlediğini düşündüğüm babam varken evde gündelik işleri yapmak kimi zaman aklıma "Masai Mara'da sonbahar. Annelerini kaybeden genç erkekler artık kendi başlarına avlanmayı öğrenmek zorunda. Pridelord Shadow yeni koşullara tam olarak alışabilmiş gibi görünmüyor fakat Minimo sürüye geri döndü ve bir ay öncesine göre artık daha hareketli, genç kardeşi Eddie'yle daha çok zaman geçiriyor.." gibi düşünceler getiriyor. Bazen eğlenceli gelse de, olayların kaçınılmaz ve kontrolüm dışında oluşu sinir bozucu. O Narrator'ı yakalarsam çiğ çiğ yiycem. Babamla beraber yaşadığım süre boyunca "hata yapma" lüksüne sahip değilim, sürekli izleniyorum. Geç kalkamam, geç uyuyamam, ortalığı dağıtamam yada "hazır dağıtılmışı var" diyip o şekilde bırakamam, bilgisayar başında vakit geçiremem, telefonda uzun uzun konuşamam vs. vs. Kurallar, sınırlar ve beklentiler belli. Üstelik tümüne uysam, hepsini karşılasam bile yine de sebepsiz azarlama hakkı saklı. Aramızda uzun zaman önce bozulan ilişkinin yoluna girmesi için tüm bunlar gerekli. Oosım.

Hepsini bilerek ve elimden geldiğince hazırlanarak geldim, teoride her şey hazır, pratik lazım. Neler yapabilirim? Uykumu düzene soktum. Sabahları kahvaltı hazırlıyorum. Yemek yapmayı öğreniyorum, no kidding. Küçük Ali Okul Yolunda gibi oldu ama şaka-maka dün ilk Achievement'ımı aldım [Ni Hao] diye: Pilav yap. And it's a fucking win! Bu yemek yapma işini dolma yada herhangi bi patlıcan yemeği yapmaya kadar ilerletmeyi düşünüyorum. Evle alakası olmasa da kendim için spor salonu buldum, fiyatı da uygun fakat yeri çok ters, ne zaman başlayabilirim bilmiyorum. Artık günde yarım paket sigara içiyorum, zamanla onu da tamamen bırakmış olurum. Diğer taraftan, benim için bi nevi terapi gibi olan gece 4lere kadar ve tercihen karanlıkta oturma olayı patladı gibi. Hayır deli değilim, henüz değil ama hayatın neresinde olduğunuza bakmaktan başka çarenizin olmadığı kadar karanlık bi ortamda, sadece kendinizi dinlemek zorunda kalacağınız kadar büyük bi sessizlikte vakit geçirmek, well, en azından bana iyi geliyodu. Şimdilerde tavuk gibi gece 12de yatıyorum, peh! Bilgisayar başında fazla vakit geçirmem de tehlikeli olduğu için oyun oynamaya pek fırsatım olmuyor ki bu sorunu ilerde çözmeyi planlıyorum, çözmezsem olmaz. Oturup karşılıklı iki çift laf edebilecek kimse yok, şimdilik bi sorun teşkil etmiyor, kardeşimle abuk subuk şeylere gülüp vakit geçir(ebil)iyoruz. Yakında İstanbul'a dönecek ve Kadıköy'e taşınacak, belki yardım etmek için bi kaç günlüğüne İstanbul'a gidebilirim *sigh* İzmir'e gitme planım da hala var -.- Yakın zamanda bi Eskişehir - Ankara da olabilir kkthxbai.

Babam her ne kadar beni tanıdığını düşünüyosa da kesinlikle tanımıyo. Tanıdığını sandığı kısımsa tamamen yanlış, srsly. Aynı şekilde ben de onu tanımaya başlıyorum ve bu çok garip bi süreç, çu bok sarip bi güreş (bunu niye yazdım bilmiyorum). Değişiyorum, her şey değişiyo ve beni asıl geren şey bu. Bundan 5 sene sonra (liste uzatılabilir);

- Pembe t-shirt'ler,
- Sırtında, sağında solunda abuk sabuk işlemeler olan gömlekler giyersem,
- İncecik favori bıraktığımı görürseniz yada favorimi bi dostluk bi kardeşlik havası içinde çenemdeki sakalla birleştirirsem,
- Hızımı alamayıp Mandrake sakalı falan bırakırsam,
- PvE'den sıkılıp Raid yapmaya başlarsam falan beni LÜTFEN pompalı tüfekle vurun ve vurduğunuzdan emin olun.
- Cinsel tercihimi değiştirirsem, well, n'apacağınızı biliyosunuz ipneler.

Bu yazı size bi şey kattı mı?
a) Hayır.
b) Hiç de değil!

13 yorum:

Anarşik Koala dedi ki...

Ömrümün 28 yılını geçirdiğim Ankara’dan tamamen kendi isteğim ve arzumla ayrılmama rağmen bulunduğum yerden memnun olmaktan henüz çok uzağım. İstanbul her zaman yaşamak istediğim bir yer değil. İstanbul yaşamak istediğim bir yer bile değil. İstanbul beni kendine çeken yer sadece. Geldim, başköşesine oturdum ve şimdi “misafir baş köşeye mi otururmuş” diye bana çemkiren hayatımdan bir miktar şikayetçiyim. 8 yıldır okuduğum okulumdan ayrılmak bile bir acayip hissettiriyor. “Bitirince önünden bile geçmem”, efendime söyleyeyim, “Nerden düştüm bu bok çukuruna?”… Hepsi yalan dolanmış, Ankara’yı gerçekten seviyormuşum. Babannemle kaldığım evimi seviyormuşum. Kardeşimin gece odaya dalıp “abi bi cigara ver ya, gardaşlık öldü mü?” demesini seviyormuşum. Yalnız kalmayı da zannettiğim kadar çok sevmiyormuşum. Başka neleri seviyor/sevmiyormuşum… Pişman dahi olsam okul yıllarından kalma her türlü saçmalığımı sevmişim ben, onlara ihtiyacım bile varmış belki, beni şimdiki ben yapmış onlar. Sonra girmediğim dersleri seviyormuşum, Öğünç’ün benim yerime attığı imzaları seviyormuşum, Anıl’ın gece 2 de arayıp 10 bira kap gel demesini seviyormuşum, Mert’in sabaha karşı msn’den “aspava?” diye sormasını çok seviyormuşum. Kıtır’ı, Random’ı, Gölge’yi, Manhattan’ı, kafayı bulup eve nasıl döndüğümüzü hatırlamadığımız her geceyi, her yeri, her güzelliği, çirkinliği, günahı…

Geldim şimdi buradayım. Nelerin farkına vardım bir anda? Ailem yokmuş. Geleneksel Türk aile yapısı anlamında yokmuş en azından. ”Okulun bitti, askere gidene kadar, ve hatta döndükten sonra iş bulana kadar seni maddi/manevi destekleriz” diyecek bir ekip değilmiş bizim familya. İş bulmak okulu bitirince hemen olacak bir şey değilmiş (ki ailemin ne bok olduğunu anladığımda “hemen iş bulur, hayatımı yoluna koyarım nolcek yeaaa” demiştim). Ev bulmak bile kolay değilmiş, emin ol…

Şimdi elimde tek bir şey var. Beni destekleyen tek insan. Bana inanan, güvenen tek insan. 30 yıla yakın sürünme tecrübemde, hatta kimisine göre “Var mısın, yok musun?” seçmelerine katılsam hemen kabul edilmemi gerektirecek kadar trajik yaşam öykümle beni kabul eden bir tek insan var elimde.

saygılar be...

Anarşik Koala dedi ki...

alkollü, umutsuz, karamsar bi anda yazılmıştı, öyle bi anda da buraya paste edildi :) yirim...

bi de sorunun cevabı b şıkkı...

Arman dedi ki...

Pek çok insanın ayık ve optimist anlarında yazdığı pek çok yazıdan daha güzel yazmışsın, srsly gıreyt.

Henüz Eskişehir'i özlemeye başlamadım, kaçıyorum o düşünceden ama nereye kadar tabi. Gelen gideni aratmasın diyip kendimi kandırmaktan başka seçeneğim yok şu an.

İstanbul'a gelince beraber oturur ağlarız, öbtüm.

Anarşik Koala dedi ki...

şu eskişehirden ayrılma halinde yazdığın 2 (yahut 3) yazı sayesinde iki okur kazandırdım buraya bea. başak ve ışıl okuyacaklarmış. artık kardan pay alma zamanım geldi diye düşünüyorum. tamam sevgiler öptm kib bye...

Arman dedi ki...

Üçüncü kim ve % kaç istiyosun? İnsanlara nobele aday olduğumu da söyledin mi? Paylaşım için teşekkürler, emeğe saygı +rep, kaderimse np.

Loreathan dedi ki...

Eskişehir'i ben de özlüyorum, 5 senem orada geçti, bence bir üniversite öğrencisi olunabilecek en güzel yer.

Arman dedi ki...

Kesinlikle. Üstelik sadece öğrencilik için değil, yerleşik bi hayat kurmak için de bence Türkiye'nin en iyi şehirlerinden biri. Son 2 yıldır yapılan "Türkiye'nin en yaşanabilir şehirleri" araştırmasında ilk 10'da yer alıyor.

Adsız dedi ki...

Doğru söylüyorsunuz, hatta yapılan bir araştırmaya göre 1883 yılında, Endonezya’daki Krakatoa yanardağı patladığında, ortaya çıkan ses Amerika’nın eyaleti Texas’tan duyulmuştu ve ee.....

Arman dedi ki...

Damn right. Hatta patlama sesinden sonra Wisconsin Turizm Federasyonu'ndan "estağfurullah" diye yazılı açıklama yapılmıştı. Hey gidi good old days, yeah.

z dedi ki...

basmayın başbakan arman'ın damarına ... şşşş

memurlara zammı yeni yaptı daha. siniri bozuk.

Arman dedi ki...

Eskişehir'i özlüyorum, hemen lületaşından falan bi şeyler yapmam lazım.

Adsız dedi ki...

Eskişehir'de 5 yılım geçti. Yaşamımın en telaşsız ve en güzel günleriymiş meğer.. Çok özlüyorum üniversite yıllarımı...

Arman dedi ki...

Üniversite hayatı çok güzeldi, Eskişehir'de üniversite hayatı çok daha güzeldi.